Skip to content

Social Media Week – Istanbul.

07/02/2011

8 ülkenin ardından 9. sırada Social Media Week’e ev sahipliği yapıyor, İstanbul.

Organizasyon ekibi McCann Ericsson Istanbul’dan.

Salı akşamı İstanbul’a dönüş yapacağım için sadece Çarşamba, Perşembe ve Cuma günkü konuşmalara katılabiliyorum. Aslında kaçırdığıma üzüldüğüm birkaç konuşma da var; ancak elden bir şey gelmiyor. Bu tarz organizasyonlar az olduğundan, haber heyecan veriyor.

 

Bir kısmını kaçıracağım düşüncesi üzücü olsa da sevindirici yanı kendi sahamızda olacak olmamız -> santralistanbul.

 

Katılacağım etkinlikleri sıralayayım istedim; hem gelenler varsa önceden haberleşmiş oluruz hem de kararsız olanlar varsa, onları harekete geçirmiş olabilirim. Kaçırmak hata olur gibi.

.

.

≠ 9 Şubat 2011

 

Sosyal Medya Gazeteciliği Öldürüyor Mu ?

Detaylar: 15:05 – 16:30, E1 – 301.

Neden ?: Konu başlığı beni heyecanlandırmaya yetmese de, değerli hocalarımızın konu üzerindeki fikirlerini merak ediyorum.

Zorunlu düzenleme: Moderatör Erkan Saka olacakmış, bugün Erkan Saka’ya doyacağız resmen!

 

 

 

Kolektif Akıldan Sosyal Medyaya

Detaylar: 16:35 – 18:00, E1 – 301.

Neden ?: Etkinliğe ilgi duymamın nedeni budur desem yeri, okulumuzun en sevdiğim öğretim üyelerinden Erkan Saka konuşmacıysa, ben oradayım demek oluyor. Konuyu incelemedim ve diğer konuşmacıların hakkını yedim; evet. Bir dönem süren dersimizdeki ‘komplo teorilerini’ beni yakalayarak anlatan biri, sosyal medya ile ilgili konuşacak. Kaçırılır mı bu hiç ?! Aynı zamanda blogu ve M. Serdar Kuzuloğlu‘nun Sosyal Medya TV programına verdiği danışmanlık desteği ile bu konularda konuşmak için biçilmiş kaftandır kendisi. Merakla bekliyorum/bekliyoruz!

 

 

 

≠ 10 Şubat 2011


Babylon: Müzik Birleştirir


Detaylar: 11:05 – 12:00, E1 – 301.



Neden?: Babylon’un bir ‘case study’ olarak masaya yatıralacağı konuşma,sevdiğim markalarla ilgili konuşmaları birkaç kat fazla dinleme isteğimin körüklemesiyle Perşembe gününün açılışı olacak.Başarılı iPhone/iPad application‘ını ve 24 yaş sınırı ile ilgili yazısıyla gözleri üzerine çeken Babylon; gün sonu toplaşmalarına, açılış ve kapanış partisine ev sahipliği yapacak yavru lounge Nublu, kulaklarımın ve klavyemin çoktan alıştığı radyo babylon ile halihazırda çevremi kuşatmıştı, bu konuşmaya kulaklarımı tıkayamazdım.


 

ntvmsnbc sunar: Sosyal Medyadan Sonra Haber ve Habercilik

Detaylar: 16:35 – 18:00, E1 – 301.

Neden?: Henüz kayıt olduğum bu etkinlikten biraz da olsa değişen mecralar ve medyanın yeniden tanımlanması gibi konulara yer verileceğini düşünerek katılmak istedim. İroniye bakın ki; Mirgün Cabas’ı twitter öncesi, sadece televizyonda gördüğüm o kıvırcık saçlı haliyle pek severdim. Bir de canlı canlı görüp dinleyelim dedim; umarım bazı sınırları aşan bir konuşma olur.


Kararsız kaldığımdan son anda fikir değişikliği olabilir.

 



≠ 11 Şubat 2011

 

Sosyal Medyada Yaratıcılık ve Yeni Anlamıyla İçerik


Detaylar: 16:35 – 18:00, E1 – 301.

 

 

 

Neden?: Konuşmacılar; Kaan Sezyum, zaytung.com, bobiler.org ve Gökhan Yücel. 


 

Daha fazla açıklamaya gerek duymadım.

.
.
Kapanış partisi 18:30da başlıyormuş.
Konuşmacıların bazılarının da katılmasını temenni ettiğim etkinlik, dinleyicilere güzel bir kaynaşma ortamı sunacağa benzer.

İşte, Nublu’ya gitmek için bir bahane daha!


İlginizi çeken başlıklara tıklayarak bilgi sahibi olabilir, ve kayıt olabilirsiniz.

 

Görüşmek üzere !

.


 

 

.


 


 

 

.

 

.
.
.
.

Dipnot: Bu blog Kaan Varnalı‘nın dersi için açılmıştı, şimdiyse onun, okulumuzdaki ayağında koordinatörlüğünü üstlendiği, ayrıca danışma kurulunda bulunduğu etkinlikle ders sonrası yazılarıma devam ediyorum. Selam ederim!

 

 

.

.

.

Fonda çalan şarkı: MGMT – Electric Feel

2011.

31/12/2010

2010, benim açımdan heyecanlı bir yıl oldu.

Bir senelik İngiltere macerası sona erdi: Yeniden İstanbul’a taşınma – yine Mersin’den uzak kalma.

Biraz sarsıcı olan bu gelişmelerden sonra üstüste gelen aksilikler, üzüntüler.

Okulda çok vakit geçirmek ama şimdiden ‘mezun olma’ stresine girmek. Yabancılaşmak, uzaklaşmak.

Yeniden kurmaya başladığım düzenin Haziran’da bozulacak olması.

Hayat devam ederken vazgeçilmezimiz sunumlar, ödev teslimler, vizeler, finaller.

Sosyal medya çılgınlığı; Facebook, Twitter, Tumblr, Linkedin,  Digg, WordPress/Blogspot, hatta Youtube. Tabletler.

Yazmaya çalıştığımız bir tez.

Yaklaşan yıl.

2010 çok güzel bir  yıl olmadı yine de. 2011‘in daha iyi olmasını istiyorum ama bu manayı da bir geceye yüklemem imkansız.

2011′de tez bitmiş olacak, hayatımıza yavaştan yeni bir yön vereceğiz.

Bir sene ara alıp dil kursları, gezi, eğlenceye atılabilirim. İşe bağlanmadan önce kendime zaman ayırmaya ihtiyacım olduğunu hissediyorum. Sizler de acele edip hayatınızı ıskalamayın.

Sonuna kadar yaşayın.

Blog yazmak diğer ödevler kadar yorucu değildi, aksine keyifliydi.

Rahatlattı. Mutlu olarak yapılan işlerin sonucu her zaman ortada olur.

Şimdi ise gitme zamanı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

O yüzden umarım sizler de benim kadar keyif almışsınızdır okurken.

Belki zorunluluklarımdan sıyrılırsam yeniden yazarım, okuyan herkese teşekkürler.

 

Kendinize iyi bakın. İyi yıllar!

 

 

 

Fonda çalan şarkı: Michael Jackson – Never Can Say Goodbye

Noel – Christmas.

31/12/2010

Erasmus döneminde edindiğim bazı arkadaşların unutup ‘Merry Christmas!’ demesi, sonra onu ‘Happy Holidays!’e çevirmesi ile geçen bir noel. Geçen sene Londra’da farklı millletlerden insanlar olarak toplandık ve yöresel bir yemek yapıp biralarımızı açıp Noel’e yeni bir anlam katmıştık.

Başka bir anlam yüklenmesin; insan özlüyor.

Mersin’de birçok Hıristiyan arkadaşım varken İstanbul’da olmaması garip ve üzücü. Dinle ilgim yok, ancak saygım var ve kutlamalarını seviyorum gerçekten.

Buradaki ayrımdan da sansürden de bıktım ama bundan bahsetmeyeceğim.

Özlüyorum bu günleri, bu farklılıkları.

Kocaman süslü çam ağaçları, hediyeler ve şarkılar. Pozitif bir gün.

 

Yine de kırıcı olmadan dalga geçmeler hoşuma gitmiyor değil. En sevdiğim frontman’den yine kaçık bir çalışma: Xmas Song – Corey Taylor

 

 

 

 

*Corey Taylor varken, fonda başka bir şey çalamaz. Respect.

2010.

31/12/2010

Sene biterken, 2010 favorilerimi yazmam gerektiğini düşündüm.

Favori reklamım, TV: (yabancı)

Favori reklamım, TV: (yerli)

Favori video klip: (yabancı)

Favori video klip: (yerli)

Favori reklamım, billboard: (yabancı)

Favori reklamım, billboard: (yerli)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Favori gerilla video: (yabancı) [kısa süreliğine ben de oradaydım, harikaydı : )]

 

Favori gerilla uygulaması (yerli)

http://www.timsah.com/Avea-Belestepede/edT0M4IoBW9

 

En iyi drama dizisi Mad Men.

En iyi komedi dizisi Big Bang Theory.  [HIMYM düştü, üzdü.]

En iyi yeni keşfim Glee.

 

En sevdiğim -gerçi hala sindiremediğim- albüm: Deftones – Diamond Eyes.

Aldığım ikinci güzel haber Stone Sour – Mission Statement.

 

En sevindiğim yerli albüm çıkışı ise Kurban – Sahip. (Hepinizi çok seviyorum beyler!)

İkinci haber 2009’da gelmişti Gren – Gren.

.

.

.

..

Fonda çalan şarkı: Deftones – Sextape

Mad Men.

31/12/2010

Mad Men (TV Series) muhtemelen anlatılması en zor dizidir benim için.

Dizi demem gerçekten bu yapımı tanımlamaya yetmez, resmen hakaret olur. Öncelikle, yayınlandığı dört yılda dört seferde de drama dalında 13 Emmy ve 4 Altın Küre (Golden Globe) ödüllerini topladılar. Hatta süpürdüler! Üstelik bunu sonuna kadar hakettiler.

Türkiye’de de Türkçe dublajla da yayınlanan Mad Men, 60’lar New York’daki reklam dünyasını; markaları, ürünleri ve servisleri, sosyal hayatı, kadın-erkek rolünü, gücü, cinsellik ve para çerçevesinde harmanlayıp işliyor. Her bölüm film tadında, giysiler de senaryodaki her kelime kadar özel hazırlanmış.

Aldığı ödüller de bu özeni takdir etmek için veriliyor zaten.

Son dönemlerde cinselliğin yoğun olduğu dizilerden hemen ayırt edilebilen Mad Men, her şeyi kararında bırakan yapısıyla gerçek bir takdiri hak ediyor. Dizi 60’larda geçmesine rağmen, izleyenleri hemencecik içine çekip, hikayeye dahil edebiliyor. Yapımcı Matthew Weiner harika bir iş çıkarmış, hatta ilk izlediğimde heyecanlanıp mail atmıştım – ki böyle şeyler yapan biri değilimdir.

Şu sahneye bakın, bana hak vereceksiniz: Mad Men – Carousel.

Diğer Amerikan yapımı dizilerden farkını anlatsam, onlarla olan benzerliğini anlatmamdan daha uzun sürer. Ana kahramanımız Don Draper, Sterling Cooper reklam ajansında bir reklam yazarı. Dizinin güzel yanlarından biri, tamamen bir kahraman üzerine odaklanmaması. Bizler Don Draper ‘ın gerçek kimliğiyle sahte kimliği arasında gidip gelişini, karısını ve çocuklarını gözleri dolacak kadar sevse de ara sıra hiçbiri yokmuş gibi karısını defalarca aldatmasını, işindeki sıkıntıları ve gel-gitlerini izlerken bir yandan da kadınların toplum içinde erkeklerin yanında süs gibi durmasına tanık oluyoruz. Aynı zamanda, ünlü reklamcıların yaptığı ilanların o dönemdeki etkisine başka ajansların gözünden görme şansını buluyoruz. Heyecan verici!

Ayrıca, o dönem toplumunu anlatmak için ‘reklam’dan iyi bir  tema seçilemeyeceği kanaatindeyim.

 

Don Draper, hem delice sevebilecek hem de nefret edilebilecek bir karakter. Çoğu karakter de o şekilde ve  duygusal buhranlar harika yansıtılmış.

Dizi, tam olarak Madison Avenue’da geçiyor yani reklamın Dünya üzerindeki merkezine. O merkez yıllardır değişmedi. Olayın kahramanlarını sembolize ediyor, Men from Madison Avenue, Mad Men.

Dizinin en güzel yanı, kahramanlar gerçek insanlarla bir  tutmaları. Kamera arkasını gördüğümüz ekstraları olan DVD’lerde odalar dolusu kostümlerin özenle hazırlandığını görüyoruz. Karakterler üzerinde çokça düşünülmüş ve bu gerçekten de belli oluyor. Buna ek olarak, dönemin markalarına çok dikkat ediliyor ve o günün ambalajlarını gerekirse yeniden üretip kullanıyorlar; sahne birkaç saniye olsa bile. Ufak bir hata bulmak için bile ağzının suyu akan bloggerların ümitlerini boşa çıkaran güçlü bir yapım Mad Men.

 

Çok fazla bilgi vermek istemiyorum, tek söyleyebileceğim, özellikle bizim gibi Reklamcılık öğrecilerinin bir belgesel gibi izlemesi gereken bir dizi. O dönemleri seven insanları gülümseteceği de kesin.

 

Ufak bir uyarı: Kafanız çok dolu olmasın ve diziye konsantre olmaya çalışın. O zaman ne demek istediğimi gerçekten anlayacaksınız. Şimdiden iyi seyirler!

 

 

Sevdiğim bir yazı -> Mad MenIlgın Yıldız

Boğaziçi Üniversitesi Müzik Kulübü dergisi Avaz Avaz’daki yazı -> Mad MenCem Berk Aydın

 

.

Youtube’daki videolar, parodiler, fan videoları, ödül töreni konuşmaları ve özel röportajları izleyerek zevkle saatlerinizi geçirebilirsiniz.

 

Bu arada dizinin, izleyenleri sigara ve viski içmeye teşvik ettiğine yönelik tartışmalar yıllardır sürmekte.

 

 

 

 

.

.

 

.

Fonda çalan şarkı: RJD2 – A Beautiful Mine

Logo Değişim.

31/12/2010

Logo, tanım itibariyle, kurumsalığın bir parçası olarak, markanın veya ismin görsel temsilidir.

Bilinen markaların logo değişimi çok ses getirirken, henüz geniş bir kitle tarafından bilinmeyen markaların ise -kimi zaman- sessiz kurtuluşu olabiliyor. Marka imajınının en önemli görsel temsilcisi olan logolar, çoğunlukla marka kimliği ve verilmek istenen mesajla örtüşür bir biçimdedir.


Logo değişimlerinin nedeni olarak tüketici talepleri, markanın vizyonunun değişmesi, rakiplerin hareketleri ve grafik dizayndaki mevcut trendler gösterilebilir.

Soldaki Ford logosunu göz önüne alırsak, 1900lerin başındaki siyah-beyaz logosu şu anki vintage akamından etkilenen viski logolarını benzediğini söyleyebiliriz. İlerleyen zamanlarda tırnak içinde, asimetrik şekilde ve ovalin içine yerleştirildiğini söyleyebiliriz. büyük değişimler olmamış çünkü ilk zamanlarından beri sade olmuş ve renkli logoyu geçildiğinden beri mavi renk kullanılmış.

Logo zamana ayak uydurmuş, son dönemlerde gölgelendirilmiş – boyut kazandırılmış. Tüketicinin aklında karmaşa yaratacak bir değişim yok ancak zamanla paralel gidiş var.

Son 7 yıldır ise aynı logo kullanılıyor. Birçok araç logosunda kullanılan mavi, çok önceden beri Ford’da kullanıldığı için markayla özdeşleştirilmiştir.

Her marka bu kadar özenli davranmıyor, ancak otomobil markalarının genellikle küçük değişiklikler geçirmeye özen gösterdiğini söyleyebiliriz. Fiat, mavi-kırmızı-mavi-kırmızı renklerini kullanmış, yazı tipini değiştirmiş ancak genel çerçeveyi hiç bozmamış.

Bir buçuk sene önce bir ders için kampüste yaptığım küçük çaplı ankette sondan üçüncü logonun hatırlandığı ve yeniden o logonun kullanılmasının istendiği sonucunu elde etmiştim. İnsanlar özellikle anahtarlık olarak o logoyu tercih ettiklerini belirttiler. Kırmızı logoyu beğenenler de azımsanmayacak derecedeydi.

Aynı sektördeki, hatta aynı sınıftaki markalar genellikle mavi renk kullanırken, Fiat’ın kırmızı kullanarak bir nebze farklılaşması çok da şaşırtıcı değil.

 

En bilinen markalardan Coca-Cola da zamana ayak uyduran logolardan. Dünyanın en değerli markalarından biri olan Coca-Cola’yı en baştan size anlatacak değilim.

Sadece örnek teşkil etmesi için sizlerle paylaşıyorum.

Logo değişimleri fark edilebilir ancak büyük değişimler yaratmadı.

Üstelik bu kadar logo değişimi, önceden logoların kullanıldığı şişeleri, kutuları ya da eşantiyonları da değerli ve toplanabilir (collectible) kılıyor.

Pepsi ise şu an kullandığı logoyu yaklaşık yirmi yıldır kullanmakta, sadece ufak değişiklikler oldu.

Her zaman zamana ayak uydurmak ya da iyiye gitme anlamı taşımıyor logonun değişmesi.

 

Son zamanların en bilinen başarısız logo değişimi Gap, hatta o kadar ki ‘fail’ ve ‘logo’ kelimeleriyle aratınca karşınıza o çıkar. Değişim o kadar çok olumsuz geri dönüş aldı ki logoyu hemen eski haline döndürdüler.

Demek ki neymiş; sadeleşme amaçlı minimalizm her zaman iyi sonuçlar getirmezmiş.

Logolar hakkında yazılacak çok şey var ancak hepsi birer blog ‘entry’sine sığmaz.

 

Sevdiğiniz logoların tarihine bakın ve -köklüyse- ne kadar değiştiklerini görün. hiç bir logo ilk çıktığı gibi kalmadı, Apple bile en azından renkleri değiştirdi.

Reklam ve markalar yaşadığı için onların değişmesi de kaçınılmaz oluyor.

.

.

.

Fonda çalan şarkı: A Brand – Mad Love Sweet Love

Markalar vs Beril. (II)

31/12/2010

Önceki yazımda ilk defa yurt dışına -uzun süreli yaşamak için- çıktığım zamanki markalarla imtihanımdan bahsetmiştim. Aldığım birçok yorum ingiltere’de ambalajların İngilizce olmasından dolayı olayın zorlayıcı olmamasıyla ilgiliydi.

Zor durumda kalmak derseniz hemen size bir başka maceramı anlatmalıyım: İsveç’teki markalarla imtihanımı.

İngiltere’de işler bir süre yolunda gitse de İsveç’te yaşamamın bu kadar kolay olmayacağını elbette tahmin edebiliyordum. İlk kez tek başıma markete gittiğim gün gerçekten büyük bir sınavdan geçtim. Yanımda iPhone ya da iPod yoktu (Hayır Apple bana bir ödeme yapmıyor bunları yazmam için), sadece telefonum yanımdaydı ve o da doğru dürüst çekmiyordu markette. Peynir, margarin ve domates sosu almak için markete girmiştim. (Kesinlikle marketlere karşı bir zaafım olduğunu düşünürseniz, sizi anlarım.) Uzunca bir süre reyonlara göz gezdirip, gözüme kestirdiklerimi aldım. Bu sefer şanslıydım.

Daha önce gitmediğim ülkeler, keşfedilmemiş mekanlarda gerçidiğim ilk günlerde algılarım beni şaşırtacak derecede çok  açılıyor. Markete doğru giderken kaldığım yurdun içinde çimlerde bir ambalaj dikkatimi çekmişti, rengarenk ve sempatik duran şey her ne ise -ki en ufak bir fikrim yoktu- beni gülümsetmişti. Lätta markasını bilinçaltıma kazıdığımı ise ancak bir hafta sonra anlamıştım. Sağda görünen fotoğrafı çektikten iki gün sonra markete margarin almaya gittiğimde çok şuurlu olmasa da tercihimi Lätta’dan yana kullanmıştım. Bunu fark ettikten sonra, insanın marka seçerken aradığı referansların ne kadar önemli olduğunu yaşarak öğrenmiş oldum. Marka bilinirliği çok hassas bir konu, çok detaya girmek istemem; ama global markaların karşılaştığımız her yerde bize telkin ettiği güven duygusu gerçekten de paha biçilemez.

Onlarsız olmazmış gerçekten de.

Alışveriş yaptığım marketin adı Hemköp (okunuş: Hemşöp) olur da giderseniz Linköping’de (okunuş: Linşöping). Arkadaşlarınızı ziyarete gitmiş olsanız bile elinizde ufak bir kılavuz, sözlük ya da yazılı bir şeyler bulunsun telefonların çekmeme ya da sim kartın uyum problemlerini göz önünde bulundurursak.

Yandaki fotoğrafa bakarak beni daha net anlamanız mümkün.

Bazen öyle kelimelerle karşılaşıyorsunuz ki, bildiğiniz duyduğunuz hiç bir yerde bir benzeri yok.

Bir çağrışım yok. Uyanan hiçbir şey yok.

İşte o an hissedilen çaresizliğin bir benzeri yok. İndirimin bile anlamı yok! O yüzden bu tip durumlara hazırlıklı olun, kendinizi iyi hissetmeniz açısından söyleyebileceğim en yerinde tavsiyedir bu.

 

İsveç gerçekten de tasvir edilen kadar güzel bir ülke, düzenli, gerçekten bahçe içinde kırmızı kiremit evler falan. En güzel sıfatları  hak ediyor, üstelik İngilizce konuşan insan sayısı fazla ve seviyeleri gerçekten yüksek. Yeri geldiğinde kibar ve yardımcılar. O  yüzden benim marketle ilgili yorumlarım şevk kırıcı olmasın. İngilizce bilmeyenlere denk gelirseniz de suç bende değildir pek  tabii. Huzuru o düzende bulabilirsiniz kesinlikle.

Dikkat çekmek gereken birkaç konu var, değinmezsem olmaz.

 

 

Hayatımda yediğim en kötü hamburger sanırım İsveç’teki Burger King’den aldığımdı. McDonalds’ın da onlardan aşağı kalır yanı yoktu. Fast-food zincirlerini yok denecek az kadar içinde barındırırken bir de bunların kötü olması tam bir hayalkırıklığı oldu.

Ev arkadaşım, İsveçlilerin kilo almasını engellemek için tasarlanmış bir devlet komplosu olduğuna inanıyor.

Eski yurt arkadaşım, vejeteryanların baskısı yüzünden kaliteli etleri alamadaklarını iddia ediyorlar. Oradakileri tanıdıkça bana bile uzak gelmedi bu ihtimal.

Bense öğrenene kadar bir yorum yapmak istedim, sadece gitmemenizi söyleyebilirim. Sadece burgerler değil, aynı zamanda patatesleri de çok garipti ve gerçek dışı tadları vardı; hala anlam verebilmiş değilim.

.

 

Son olarak; Google Translate sitesini açarak durumu English-Swedish yapıp ADVERTISING yazmanızı öneriyorum.

Orada duyup çok şaşırdığım ve neredeyse bir yıl sonrasında bile aklıma gelen ufak detayı paylaşmak istedim. Bakarsanız beni daha iyi anlayacaksınızdır.

.

.

.

.

Fonda çalan şarkı: Esbjörn Svensson Trio – Second Page

%d blogcu bunu beğendi: